|
Hazırlayan: Sinan GÜVENDİ
Öncelikle altını çizmemiz gerekir ki; Çatalağaç Köyü coğrafi olarak önceleri daha fazla düzlüklerden oluşurken, yalnızca mısır ve yer yer buğday tarımının yapılması ve bunun yüzyıllarca devam etmesi zaman içerisinde toprakların aşınıp sürüklenmesine devamında daha bayır bir arazi yapısının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Buradaki temel etken ise bölgenin fazla yağış almasıdır. Basit bir karşılaştırma ile şu anda hayatta olan birçok insan bile elli yıl öncesinin çok farklı olduğunu bilmektedir. Bugünün iyi tarafı ise; son yıllarda tamamen fındık tarımına geçilmesi bu süreci durdurmuşa benzemektedir. Obuz dediğimiz küçük derecikler bile artık yağmur yağdığında eskisi gibi dolmamakta dahası fındık bahçeleri yağmur suyunu toprakta tutmaktadır.
Dolayısıyla atalarımız bu mahalleleri kurduğunda evlerini düz yerlere yapmışlardı.
Çatalağaç’ta eski yapı tekniği büyük oranda ahşaba dayanmaktadır. Evlerin, merek dediğimiz ot ve saman konulan yapıların, ahırların % 70’i ahşaptır. Maazu ya da mısır sergenlerinin ve ambarların ise tamamı ahşaptır. Dahası bu durum el sanatlarında da böyledir. Örneğin: yük sepetleri, meyve gıdıkları su kovaları, süt yoğurt yağ külekleri, ekmek hamur ve çamaşır tekneleri hep ahşaptan yapılmıştır. İşte bu yüzdendir ki eski yapılar ve ev eşyaları günümüze fazlaca taşınamamıştır. Bunun bir nedeni değer bilmemek olduğu gibi diğer bir nedeni de yangınlar, dayanıksızlık ve Rus işgali (işgalde tüm evler yakılmıştır) olmuştur. Bazı kimseler bu durumu ‘’bizim eskiden bir şeyimiz yokmuş, çok ilkel yaşıyormuşuz’’ şeklinde değerlendiriyorlar. Bu düşünce tamamıyla yanlıştır. Bizim yoksul düşmemiz özellikle birinci dünya savaşı sonrasıdır.
Çatalağaç’ta evlerin % 70’i ahşap demiştik, diğer kısmını ise taş oluşturmaktadır. Bu taş kısımda ise, özellikle köşe duvarlarda muazzam bir taş işçiliği görülmektedir. Evler tek katlı olup, tüm evlerde ahşap çatı vardır. Bu tek katın altında ise arazinin kot farkından dolayı bir yarım kat bulunur. Bu yarım kat yakın dönemde hayvan barınma amaçlı kullanılsa da aslında alet, edevat konulan bir yerdir. Tavan arası ise zaman zaman depo amaçlı kullanılsa da çok fazla önemsenmez. Asıl barınma yeri normal kattır. Bu kat ağırlıklı olarak iki oda bir salondan ve bir kiler den oluşmaktadır. (kurtuluş savaşından sonra nüfusun azalmasıyla birlikte 1950 li yıllara kadar bu uygulama 1 oda 1 salon ve küçük bir sofa şeklindedir).
Odalar yatak odası amaçlı olup, nem in bertaraf edilmesi amacıyla evin güney kısmındadır. Salon ve mutfak birlikte (açık mutfak) olup mutfak salonun doğusunda ya da batısındadır. Yine salonun kuzey kısmında, dışa (toprağa) çıkıntı şeklinde 3m eninde ve 1,5 metre derinlikte ocaklık mevcuttur (şömine nin daha büyüğü). İstisnalar hariç, tüm evlerde ocak yani ateş yanan yer evin kuzey tarafındadır. Ocaklığın ortasında sürekli olarak ateş yanmakta ve üç tarafında oturulmaktadır (son yıllarda ateşin yerini güzine dediğimiz fırınlı soba almıştır). Ocaklık bacaya yukarı çıkıldıkça daralmaktadır. Ocaklığın salona bakan acık kısmında ise yanlardaki sıfır noktasından başlayan ve üstte insan boyuna yaklaşan, kesme taştan yapılmış bir kemer mevcuttur. Bu ocaklığın mini hali yani şömine yer yer odalarda da ısıtma amaçlı olarak bulunabilmektedir. Ateşin duvarla kapalı bölümünde ise, duvara gömülü taş dolaplar görülebilir. Ocaklık, Ocak ve Ateş mitolojik olarak bir hayli önemsenmektedir.
Mutfakta bir adet pencere olup, bu pencere sulu alanın tam önündedir. Sulu alanın sağında veya solunda terek denilen raflar olup mutfak gereçleri bu raflara dizilir. Banyo ise yer yer salonun bir köşesinde olabileceği gibi, yatak odalarında da olabilmektedir. Tuvalet ise dışarıdadır (son on yıllarda içeriye alınmıştır). Birde evin girişinde (dış kapının önünde) genellikle tahta ile çevrili, üstü kapalı, hayat denilen bir veranda bulunmaktadır. Bu hayat ise özellikle yağmurlu havalarda ayakkabılık veya çeşitli gereçlerin konulması amaçlıdır.
Ana yapıya gelince; sağlam bir temel üzerinde, alttaki yarım katın dört tarafı normal kat seviyesine kadar yaklaşık 50cm ile 100 cm arasında kalınlığı olan taş duvardan oluşmaktadır. Köşelerdeki birbirine geçmeli kesme taşlar ile duvarın dış yüzeylerinde muazzam bir taş işçiliği görülür. Bu kalın taş duvarlar en az iki, ya da üç kenarda çatı seviyesine kadar devam eder. (Yukarıda belirttiğimiz şömine bu kalın duvarın içine gömülü şekilde inşa edilir.). Yalnız güney tarafta normal kat dışarıya doğru küçük bir çıkıntı verir. Diğer bir veya iki kenar ise 25cm-35cm kalınlığında, birbirine geçmeli dik yada çapraz ahşap hatıllar arasına taş ve kireçten oluşan dolgu şeklindedir. Bu dolgu duvarın içi tahta ile kaplı olup dış kısmı sıvalıdır ve bu sistem ağaçların yardımıyla mukavemeti düşürmeden pencerelerin kolayca oluşturulması amaçlıdır.
Çatı yani ahşap çatı tüm evlerde hatta tüm yapılarda vardır. Üç çeşit çatı yapılır. Birincisi iki yana eğimli beşik örtüsü denilen basit çatıdır. Bu genellikle mereklerde uygulanır. İkincisi üç yana eğimlidir. Üçüncü eğime saray bağı denir. Evlerin % 90’ında bu şekil görülür. Üçüncüsü ise cami örtüsü de denilen dört yana eğimli olandır. Bu sistem camilerde, mısır konulan ve mağazu denilen yapılarda uygulanır. Çatının tüm kenarlarında dışa doğru küçük bir çıkıntı olup, bu evin temeline ve duvarlara su gitmemesi amaçlıdır. Çatıların üstü 1975 öncesi ladin ağacından elde edilen (çekilen) 5-8 mm kalınlığında hartama denen ahşap malzeme ile kapatılırken, bugün saç galvaniz kullanılmaktadır. Yani genel olarak bakıldığında geleneksel Türk mimarisinin birçok özelliğini Çatalağaç’ta görebilirsiniz.
Kapı kollarının Çatalağaç’ta ki adı çencik ya da zembelek tir. Pencereler aşağıdan yukarıya doğru çift göz sürgü şeklindedir ve dışında ağaç yada demir korkuluk vardır. Bu korkuluklar insandan çok, vahşi hayvanlardan korunmak kaygısıyla uygulanmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi gerek ocaklık kemerinde gerekse duvar köşelerinde muazzam bir taş işçiliği vardır. En üstteki tereğin önünde üzeri kubbe şeklinde işlenmiş bir saçak tahtası vardır. Kapılarda yada muhtelif yerlerde yıldız veya güneş figürleri görülür birde dış kapılara koç boynuz u yada nal çakılır. Bilindiği gibi Türklerde kutup yıldızı kutsaldır. Koç boynuzları bizi Karakoyunlulara, güneş ise Hititlere kadar götürmektedir.
Ev ,merek, mağazu, çöten yanında çoğu evin kapısında komple taştan yapılan bir fırın görülebilir. Fırınlar ekmek pişirmek ve sebze meyve kurutmak amaçlıdır.
Su değirmenleri tek katlı basit taş binalar olup köyün ortak mallarıdır. Köprüler ağırlıklı olarak ahşaptan yapılır. Çeşmeler öteden beri çok önemsenmektedir ve genelde taştan yapılır birde önlerinde hayvanların su içmesi amaçlı olarak yapılmış kürün denilen bir yalak bulunur. Su olup ta çeşme bulunmayan yerlere konulan ahşap oluklar da yoldan geçenlerin su içmesini kolaylaştırır. İçine arı kovanları konulan ve adına “kaya” denilen yerler genellikle küçük tepeciklere, etrafı kovanları ayıdan korumak amaçlı yüksek duvar ile çevrilerek inşa edilmişlerdir. Bu kayaların bazılarının Cenevizlilerden kaldığı söylense de, aynı yere kısmen yeniden yapılarak veya tamir edilerek günümüze kadar ulaşmışlardır.
Altını çizmemiz gerekir ki bizim burada incelemeye çalıştığımız konular bir başlangıç olarak düşünülmelidir. Eski binalar üzerinde ya da kalıntılarında yapılacak detaylı bir inceleme ve elde edilecek çeşitli bulgularla kuşkusuz daha fazla bilgi sahibi olacağız…
|