Köyümüzün eski ismi olan Şadı ismini tekrar almasını ister misiniz?

  • 45.6%
  • 41.5%
  • 8.7%
  • 2.6%
  • 1.5%
Please wait...

0 kullanıcı ve 2 ziyaretçi
Hepsini Gör
Sarıkamış Dramı
Onuncu Köyden...   

Bundan doksan dört (94) yıl önce Sarıkamış-Erzurum arasında bulunan Soğanlı ve Allah-u Ekber dağlarında doksan bin (90.000) askerimiz bir gecede şehit oldu. Bunların büyük çoğunluğu daha düşmanla karşılaşmadan, bir tek mermi bile atamadan göçtüler bu dünyadan.

Birçoğu Ruslara esir düşüp yıllarca esir kamplarında kötü şartlar altında yaşayıp daha sonra memleketlerine dönerken -ki bunlar arasında bizim köyümüzden de birçok insanın olduğunu biliyoruz- birçoğu da yine bu kamplarda hayatlarını kaybettiler. Bu savaştan sağ dönenlerin gene birçoğu yakalandıkları tifüs hastalığından kurtulamayarak yaşama veda etti.

 

Bu kadar hazin, bu kadar dramatik şekilde sonuçlanan bu savaşı ben acı sonuçlarıyla birlikte, uzun yıllar sonra öğrenebildim. Bu elbette bizim tarihe karşı ilgisizliğimle veya okumaya karşı hevesimizin olmamasıyla açıklanabilir belki, ancak, dokuz yüz elli yıl önce yapılmış Malazgirt Meydan Savaşını, beş yüz elli yıl önce yaşanan İstanbul’un Fethi’ni dün gibi önümüze koyan ansiklopedik bilgilerin, bundan yalnızca doksan dört yıl önce yaşanan bir savaşın dramını bir iki satırla geçiştirmesi manidardır diye düşünüyorum.

Peki neydi? Sarıkamış’ta yaşanan dramın perde arkası.

On dört-on beş gün gibi kısa bir süre içerisinde doksan bin (bazı kaynaklara göre yüz on-yüz on beşbin) şehit verdiğimiz bu savaşta, sorun yalnızca Doğu Anadolu Bölgemizin ağır kış koşulları mıydı yoksa bunun arkasında daha başka nedenler, komuta hataları, liyakatsiz insanların ordu komutanı olmaları mı? Bu trajedinin sorumluları kimdi, neydi bu olayın iç yüzü? Bu ve benzer birçok sorunun cevabını öğrenmek için yakın tarihimizle ilgili kısa bir yolculuğa çıkmaya ne dersiniz.

Sarıkamış Kuşatma Harekâtı Öncesi Genel Durum Ve Birinci Dünya Savaşının Başlaması

Her şey 1914 Haziranında Avusturya Veliahdı Arşidük François Ferdinand’ın Sarajevo'da Bosnalı bir öğrenci tarafından öldürülmesiyle başladı.

Sırp sorununu kalıcı şekilde çözmek isteyen Avusturya, Almanya’nın da kendi yanında olduğunu öğrenince Sırbistan’a sert bir nota verdi, bunun üzerine Sırbistan seferberlik hazırlıklarına başladı.

Balkanlar ve Boğazlar üzerinde Almanya-Avusturya egemenliğinin çıkarlarına dokunacağını anlayan Rusya, Sırbistan’a destek verince, Avusturya’nın verdiği nota Sırbistan tarafından reddedildi. Bunun üzerine Avusturya Sırbistan’a 28 Temmuz 1914 yılında savaş ilan etti.

Bunun peşinden Almanya da Rusya’ya savaş ilan etti. Aynı tarihlerde Fransa da seferberlik ilan etmişti. Almanya, kendisine Fransa’ya saldırmak için geçiş izni vermeyen ve tarafsızlığını korumak isteyen Belçika’ya savaş açınca, İngiltere 4 Ağustos’ta Almanya’ya bir nota vererek Belçika’yı derhal boşaltmasını istedi. Almanya’nın bunu reddetmesi üzerine aynı gece bu ülkeye savaş ilan etti. Böylece İngiltere, Fransa, Rusya ve Sırbistan bir yanda, Almanya, Avusturya-Macaristan diğer yanda, dört yıldan fazla sürecek bir savaşın içine girmiş bulunuyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğu (tabiri caizse Hasta Adam) henüz savaşın içinde değildi. 2 Ağustos’ta genel seferberlik ilan eden Osmanlı İmparatorluğu iki gün sonra tarafsızlığını açıklamıştı. Ancak bu noktada Almanya, Osmanlı İmparatorluğu’nun şiddetle savaşa girmesini istiyordu. Bunun birçok nedeni vardı. En önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nun denetiminde olan Boğazlardan Rusya’ya yardım gidemeyecek ve Rusya savaşın dışında kalacaktı. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu Süveyş Kanalı’na saldırıp buranın denetimini ele geçirecek ve İngilizlere ağır bir darbe vuracaktı. Ve daha da önemlisi müslümanların halifesi olan padişah genel cihat ilan ederek, İngiliz sömürgelerindeki müslümanların bu devlete karşı saldırıya geçmesini sağlayacaktı.

Fakat Cemal Paşa’nın Süveyş Kanalına saldırısı fiyaskoyla sonuçlanacak, padişahın cihat ilan etmesine rağmen İngiliz sömürgelerindeki müslüman halkın bırakın İngilizlere karşı ayaklanmasını, İngilizlerle işbirliğine gittiği görülecekti. (Bkz. Arabistanlı Lawrence)

Tam da bu sıralarda 10 Ağustos 1914 tarihinde iki Alman savaş gemisi Çanakkale Boğazı’ndan sessizce Marmara Denizi’ne girdi. İngiltere tarafsızlığını açıklayan Osmanlı İmparatorluğu’ndan derhal bu gemileri karasularından çıkarmasını istedi. Bunu yapmayan Osmanlı İmparatorluğu ne gemilere el koydu nede mürettebatını gözaltına aldı, dahası bu iki gemiye Yavuz ve Midilli adlarını vererek satın aldığını ilan etti. Gemiler Alman gemisi, mürettebatları Alman askerleri ve başlarındaki komutanları da Alman’dı ancak, gemilerin adı Yavuz ve Midilliydi (ne garip değil mi?).

Daha sonra bu iki gemi İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılacak, Rusya’nın Odesa ve Sivastopol limanlarını bombalayacak ve Rusya’nın 2 Kasım 1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmesiyle de, Anadolu yedi yıl sürecek bir açlık, yoksulluk, sefalet, savaş, kıyım ve nihayetinde kurtuluşu ile sonuçlanacak bir onur mücadelesinin içine girecekti. Bu günlerle ilgili seferberlik anıları zaman zaman köy sitelerimizde anlatılıyor, ama bunları aktaran büyüklerimiz Şadı Köyü’nü neden terk ettiklerini uzun yıllar anlayamamışlardır diye düşünüyorum.

Ayrıca bu noktada değinmek istediğim bir başka husus ise şudur; Rus askerlerinin bizim köyü istila etmeleri anlattığımız Sarıkamış dramı sonrası olmuştur yani bir başka deyişle Sarıkamış harekâtı yapılmamış olsaydı belki de (yani %90 ihtimalle) Ruslar Şadı’ya kadar gelemeyeceklerdi.

Sarıkamış faciası öncesi genel durum buydu ve bunun yanında birçok cephede savaşan ordu bitkin düşmüş, yıllarca süren askerlik ve savaşlar Anadolu’da bulunan erkek nüfusu eritmiş, halk bıkkın, perişan, asker kaçaklarının ve hapishane kaçkınlarının zulmü altında kıvranıyor, zamanın Osmanlı hükümetiyse olayları sadece seyrediyordu.

Bir yanda bütün bunlar olurken, Osmanlı ordusunun içinde bir kesim, özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti kadrosunda yer alan ve hanedanlığın damadı olan Enver, Almanların yanında savaşa girmekten başka bir şey düşünmüyordu. Ordunun durumunu bildiği halde, Akdeniz’in İngilizlerin kontrolünde olduğunu, Tuna Nehri’nin Sırbistan tarafından mayınlandığını ve silah ve teçhizat getirecek Alman gemilerinin geçişinin mümkün olmadığını bildiği halde, hem gelse de Karadeniz’in Rus Donanması tarafından kontrol altında tutulduğunu bildiği halde istiyordu bunu. Ona göre Almanların yanında savaşa mutlaka bizde katılmalıydık.

Çünkü İngiltere, Fransa ve birde Polonya Cephesinde Rus ordularıyla savaşmakta olan Almanya, Kafkaslardan Ruslara ikinci bir cephe açılmasını istiyor, bunu yapacak tek müttefik olarak da Osmanlı’yı görüyordu.

1912 yılında yarbay, 1913 yılında albay ve hemen ardından tuğgeneralliğe yükselen General Enver’in bu hızlı yükselişinde Padişah Abdülmecit’in torunu Şehzade Süleyman’ın kızı Naciye Sultan’la evli olmasının bir rolü olmuş mudur? Bunu siz okuyucuların takdirine bırakıyorum.

Enver Paşa ihtirasların adamıydı. 1914 yılında Harbiye Nazırı olduğunda tuğgeneral rütbesini almak için altı yıl gerekiyordu. Bunu Bingazi ve Balkan Savaşları’nda gösterdiği üstün yararlılıklar (!) sayesinde bir senede almıştı. 34 yaşında hem Harbiye Nazırı hem Genelkurmay Başkanı hem de Başkomutan Vekili olmuştu. Yani Padişahın Vekili.

Başkomutan Vekili olan Enver Paşa’nın orduyu Almanların çıkarları doğrultusunda savaşa sokması için önünde hiçbir engel kalmamıştı.

Bu arada “Büyük Turan İmparatorluğu” kurma hayallerinden bahsetmek onun fikri dünyasını anlama açısından sanırım önemlidir. Başkomutan Enver Kafkasya’ya birazda “Büyük Turan İmparatorluğu”nu kurma hayalleriyle gidiyordu, üzerinde kışlık giysisi olmayan ayağı çarıklı Türk askerleriyle.

Ancak bugün böyle bir imparatorluk yok, bugün elimizde Soğanlı ve Allah-u Ekber Dağlarında kara gömülmüş 90.000 Anadolu insanı var. 90.000 Mehmetçik.

Sıkça dile getirilen bir konuya da bu noktada değinmeden geçmeyelim. Bazı kesimler Doğu Cephesine erzak, mühimmat ve asker götüren Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithad Paşa gemileri Zonguldak açıklarında batırılmasaydı Sarıkamış Kuşatması başarıyla sonuçlanacaktı gibi bir tez öne sürüyorlar.

Söz konusu gemilerin Zonguldak Ereğli açıklarında batırılma tarihi 7 Kasım 1914’tür. Sarıkamış kuşatma harekâtı bundan yaklaşık bir buçuk ay sonra başlamıştır. Yani gemilerin battığı, hiçbir erzak ya da mühimmat takviyesinin gelmeyeceği bilindiği halde bu harekât başlatılmıştır. Enver Paşa bu gemilerin battığını bildiği halde bu olayı gizleme yolunu yeğlemiştir.

Öte yandan söz konusu harekât öncesi 3. Ordu için 88.000 ton hububat gerekliyken, elde 1.250 ton hububat vardır. Varın gerisini siz hesap edin.

Evet sevgili Şadılı dostlar; buraya kadar birinci dünya savaşının hangi şartlarda başladığını ve o günlerde Osmanlı İmparatorluğunun hangi durumda olduğunun resmini çizmeye çalıştık. Çünkü Sarıkamış’ı, koskoca bir Üçüncü Orduyu yok oluşun içine sürükleyen yaklaşık 15 günlük bir süreyi anlatabilmek, dahası anlayabilmek için bunları belirtmeyi zorunlu görüyorum, bunları anlamadan facianın dehşetini anlamak mümkün olamaz diye düşünüyorum.

Sarıkamış Kuşatma Harekâtı

Sarıkamış üstünde kar, kar altında Mehmet yatar,
Gülüm donmuş kara dönmüş, gören sanmış yârin sarar...

Kimi Yemen kimi Harput, üzerinde ince çaput ,
Avut yiğit gönlün avut, yar sarmazsa Mevla’m sarar...

Ordu komuta kademesinde ve devlet yönetiminde tüm bunlar olurken, Erzurum’da Hasan İzzet Paşa Üçüncü Ordu’nun başında idi. Tümgeneral Hasan İzzet Paşa iyi eğitim görmüş, başarılı bir komutandı.

1 Kasım 1914 yılında Rus birlikleri sınırı geçerek dört gün içinde Köprüköy önlerine gelmişti. Başkomutan Vekili Enver Paşa 4 Kasım tarihli emrinde Hasan İzzet Paşa’ya taarruz emri veriyordu.

Bu mevsimde Doğu Anadolu Bölgesi’nde soğuk kış şartları etkisini göstermeye başlamış, bunu gören Hasan İzzet Paşa Erzurum’a kadar çekilip, düşman ilerlese bile orada karşılamanın ve geri püskürtmenin hesaplarını yapıyordu. Çünkü bu mevsimde asker yalnızca düşmanla değil, soğuk hava şartları ve buna bağlı olarak zorlu doğa koşullarıyla da mücadele etmek zorundaydı.

6-9 Kasım tarihlerinde yapılan birinci Köprüköy Savaşında geri çekilmek zorunda kalan Üçüncü Ordu birlikleri 11-12 Kasım tarihlerinde yaptıkları taarruzla Köprüköy’ü ele geçirmeyi başardılar. 14-18 Kasım tarihlerinde biraz daha ilerleyen üçüncü ordu birlikleri Azap Muharebesini de kazanmış, Üçüncü Ordu Komutanı Tümgeneral Hasan İzzet Paşa sınırın gerisine çekilen Rus Kuvvetlerini takipten vazgeçmişti. Bunun üzerine Başkomutan Vekili Enver Paşa deniz yoluyla Trabzon’a, oradan da zorlu kış koşullarında Gümüşhane üzerinden Erzurum’a gelmişti. Yanında Osmanlı Devleti'ndeki Alman Danışma Kurulu Başkanı Mareşal Liman Von Sanders ile birlikte.

Almanya’nın Polonya cephesinde biraz rahat nefes alabilmesi üzerine kurulmuştu tüm planlar.

Enver Paşa ile saldırının bahara bırakılmasını isteyen Hasan İzzet Paşa arasında sert tartışmalar olmuş hatta Enver Paşa’nın Hasan izzet Paşa’ya ‘Hocam olmasaydınız sizi burada idam ettirirdim’ diyerek görevden aldığı söylenmektedir. Bu olay üzerine Hasan İzzet Paşa görevinden istifa ederek İstanbul’a dönmüştür.

"Avrupa’da Savaşın mevzi harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturyalıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine, başkomutan vekili Enver Paşa, müttefiklerin Avrupa’daki yükünü hafifletmek için “Alman Başkomutanlığının da etkisiyle” Doğu Cephe’sinde Rusların imhasını hedef alan büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar vermiştir." (1)

Liman Von Sanders bile Türklerin Sarıkamış’a, Kafkasya’ya taarruz edeceğini duyunca, tenkit etmiş ve "Türk ordusu Sarıkamış’ta muharebe yapacak güçte değildir, mevsim müsait değildir" demişti. Bu eleştiriyi öğrenen Alman İmparatoru ise "Hemen sesini kes, ses çıkarma, Türkler oraya taarruz etsin" cevabını vermişti. Çünkü Alman İmparatoru için önemli olan Osmanlı Ordusu değil, Verdun’da ki (Polonya Cephesi) Alman ordusuydu.

120.000 kişilik Üçüncü Ordu’nun komutasını eline alan Enver Paşa, 9. 10. 11. Kolordu ve İkinci Süvari Tümeni’nden oluşan bir kuvvetle Sarıkamış Kuşatma Harekâtı’nı başlatıyordu.

Kış ortasında bir buçuk metre kar altında eksi yirmi beş derece soğukta, Arabistan ve Irak cephesinden gelen yazlık giysili, ayaklarında çarık olan askerler ve yine seferberlik ilan edilmesi üzerine Anadolu’nun dört bir tarafından nasıl olsa ordu giysi verir düşüncesiyle tedariksiz gelip, silah altına alınan askerlerle, Enver Paşa Kafkasya’yı almaya gidiyordu.

Çünkü onun düşüncesine göre başarı dış görünüş ve giysilerle değil, her askerin kalbindeki yiğitlik ve cesaretle kazanılırdı.

Harekât başlarken 10. Kolordu’nun başına da Albay Hafız Hakkı geçmişti. Albay Hafız Hakkı ise Sultan Beşinci Murat’ın torunlarından Behiye Sultan’la evlenmiş ve “Damad-ı Şehriyari” yani hükümdar damadı olmuştu. Onun yüreği de büyük zaferler kazanma hırsıyla yanıp tutuşmaktaydı.

9. Kolordunun başında İhsan Paşa vardı. 11. Kolordu Komutanı ise Galip Paşa’ydı.

Enver Paşa’nın planı Sarıkamış-Erzurum arasında bulunan Rus asıl kuvvetlerini 11. Kolordu ile sıkıştırırken 9. Kolordu ile Bardız, 10. Kolordu ile Oltu yönlerinde ilerleyerek Rus Ordusunu geriden kuşatıp yok etmekti.

Harekât başlamadan önce Enver Paşa yaptığı konuşmada askerlere şu şekilde seslenmişti;

"Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm âleminin bütün ümidi sizlersiniz...”

Harekât başlamış, her kolordu planlanan şekilde harekete geçmişti.

Burada yapılan harekâtı okuyanların anlayabilmesi bakımından basite indirgeyerek ve örnekleyerek anlatmam gerekirse; Günyüzü (Törnük) Köyü’nü Sarıkamış olarak düşünecek olursak, 11. Kolordu Törnük altında düşmanla savaşırken, 10. Kolordu Derindere üzerinden, 9. Kolordu da Karaağaç üzerinden kuşatma harekâtını gerçekleştirecekti. Bu arada gidilecek mesafe her kolordu için ortalama en az 55-60 kilometreydi.

Bu örneklemeyi yaptıktan sonra askeri ya da teknik terimlerle kafaları karıştırmak istemem. Sözü bu noktada önce, kayıplarla ilgili 9. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Köprülülü Şerif İlden’in verdiği bilgilere ve sonrada bu faciayı yaşayanlara bırakmak, olanları onların ifadelerinden sizlere aktarmak istiyorum. Hiçbir edebiyatçı veya hiçbir romancı bu dramı, orada olanları, yaşayanlardan daha iyi özetleyemez.

Birlikler                     Harekât Başlangıcı               Harekât Bitimi          Harekât

                        Savaşçı Sayısı                        Savaşçı Sayısı            Sonu
                        22 Aralık 1914                       18 Ocak 1915            Yitikler
9. Kolordu                   36.784                                     --------                        36.784
10. Kolordu                 48.943                                    2.200                          46.743
11. Kolordu                 27.019                                    5.200                          21.819
2. Süvari Tümeni           5.428                                    1.500                           3.928
Toplam                     118.174                                    8.900                         109.274

Diğer bir belgeye göre ise 11. Kolorduya 22 Aralık 1914 gününden sonra asker desteği yapıldığı belirtilmektedir. Bu takviye 6 tabur kadardır. Bu duruma göre kaybettiğimiz asker sayısı 113.000-114.000’e ulaşmaktadır. En acı olay ise bu askerlerimizin 90.000-96.000 kadarının donarak feci şekilde can vermesidir.

Güney cephesinden gelmiş bir askerin ağzından harekât öncesi durum;

"Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklolunduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekrar takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2.059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler (değiştirir). Başkumandan Paşa Hazretleri (Enver Paşa) acele gelse ki, ateşe kavuşsak...”

Türk askeri, sayıca az ama kış şartlarına hazırlıklı Rusların üzerine imkânsızlıklar içinde yürümeye başladı. Gündüz başlayan yürüyüşte yumuşayan çarıklar gece donuyor, bir mengene gibi ayakları sıkıyordu. Adım atmak imkânsız hale geliyordu. Ayaktan başlayan donma, yavaş yavaş tüm vücuda yayılıyordu. Askerler olduğu yerde zıplıyor, atlar, kendini karların içine atıyordu. Ruslar ise Sarıkamış'taki sıcak karargâhlarında bekliyorlardı. Mehmetçikler durmaksızın yürüdüler, Bardız Yaylasına, Çerkezköy'e, Oltu’ya, Allah-u Ekber Dağlarına, Sarıkamış'a giden mevzilere yürüdüler. Açlık, soğuk, yorgunluk aman vermiyordu. Artık savaşmak için değil, hayatta kalabilmek için yürüyorlardı ama ölüm birer birer değil onar onar, yüzer yüzer vurmaya başladı birlikleri. Arada sırada Rus askerleriyle çatışmaya giriyorlardı. Ama en büyük savaş doğaya karşı veriliyordu. Şiddetli tipi yüzünden yanlışlıkla iki Türk tümeni birbirine saldırmış ve bu olay iki bin askere mal olmuştu. Donup kalan askerler, ordunun geçtiği yola bırakılan işaret taşları gibi diziliyordu sıra sıra. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi de bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşmüşlerdi. Gece yürüyüşlerinde yolları şaşırıyorlar, çılgınca sağa sola koşarken uçuruma yuvarlanıyorlardı.

Tuğgeneral Ziya Paşa anılarında şunları söylüyordu;

"Ayaklarımın üşüdüğü bir sırada hem ayaklarımı ısıtmak, hem de ormanlarda olup bitenleri anlamak üzere yakınımızdaki ormana girdim. Keşke girmez olaydım. Dolaştığım yerlerde can çekişmekte olan birçok yaralıya rastladım. Bunlardan bazıları sönmekte olan bir ateşin başında yatıyor, bazıları çamların dibinde ah of ediyor, bazıları da iki üç kişi bir arada pelerinlerine sarılı bir vaziyette son dakikalarını yaşıyorlardı. Beni gördükleri zaman ‘Aman efendim sen bilirsin, bizi buradan kaldırt donacağız’ diye sızlanıyor, bazıları bir lokmacık ekmek istiyorlardı. Yanlarına gittim, yüzlerini okşadım. ‘Şimdi gider sedyecileri bulur sizi buradan kaldırtırım’ gibi kuru teselli sözleri söyledim..."

9. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Köprülülü Şerif İlden ise şâhit olduğu manzarayı şöyle anlatıyordu;

"En nihayet dağa çıktık. Bizi çok geniş ve uçsuz bucaksız sanılan bir kar yaylası karşıladı. Pek yorulmuş ve takatsiz düşmüştük. Tam yayla üstünde keskin bir rüzgâr ve şiddetli bir tipi başladı. Bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye yardım etmesi ve hatta söz söylemesi, sesini işittirmesi imkânı kalmadı. Uzun, sonsuz denecek kadar uzamış olan yol kolu dağıldı. Herkes kendi canının derdine düştü. Asker enginlerde, dere içlerinde, orman bucaklarında, nerede bir kara nokta, dumanı çıkan bir ocak gördüyse oraya saldırdı ve kolordu çözülüp eridi. Subaylar çok uğraştılar, fakat kimseye söz işittirmek gücü kalmamıştı. Hala gözümün önündedir; yol kıyısında karların içine çömelmiş bir er, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyor, tırnaklarıyla kazıyordu... Kaldırıp yola götürmek istedim. Er önceki hareketlerini hiç bozmadı ve beni hiç görmedi. Zavallı cinnet geçiriyordu. Böylece şu uğursuz buzullar içinde biz belki 10.000'den çok insanı bir günde karların altında bıraktık ve geçtik. "

Ertesi ilkbaharda, karlar eriyince felaketin boyutu daha bir belli olup, ortaya çıktı.

Türk askerlerinin cansız bedenleri, bütün kış boyu kurdu kuşu beslemişti. Yöre köylüleri, ağaçların üstünde at, katır ya da insan iskeletleri görüp dehşete düşüyordu; “O iskeletler nasıl çıktı oraya? ” diye.

Oysa, ağacın üstüne çıkan iskeletler değildi; ağacı tümüyle örten karların üzerinde yol almaya ve dağı geçmeye uğraşan 3. Ordu erleri donup kalmışlardı kıvrıldıkları yerde. Cesetlerini önce vahşi hayvanlar parçalamış, sonra da kuşlar, kargalar didiklemişti. Etlerinden sıyrılan iskeletler de karların erimesiyle ağaçların tepesinde kalmışlardı.

Sarıkamışlı bir ihtiyar şöyle anlatıyordu gözlemlerini;

“Buradan o dağlara baktığımızda, üzerine kar düşmüş çalılıklar görürdük. O çalılıkların, kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu yanlarına gidince anladık.”

23 Aralık 1914’de, harekâtın acı verici sonucunu, 10. Kolordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa şu cümleyle açıkladı Enver Paşa’ya;

"Bitti paşam, ordumuzun kısm-ı küllisi mahvoldu.”

Bu haber üzerine Başkumandan Vekili atının yönünü geriye çevirdi; önce Bardız, ardından Pasinler üzerinden Erzurum’a ulaştı. Orada kimseye görünmeden bir araç temin ederek İstanbul’a gitti. Kimseye bir açıklama yapmadı ve Sarıkamış hakkında konuşulmasına ve haber yapılmasına sansür koydu.

Dönüşünün hemen ertesinde, Çanakkale’deki 19. Tümen’in komutanlığına yeni tayin edilmiş olan Yarbay Mustafa Kemal’le Harbiye Nezareti (Milli Savunma Bakanlığı) koridorlarında karşılaştı. Mustafa Kemal’in savaş hakkında sorduğu “ Nasıl geçti?” sorusuna kısaca “İyi geçti, vuruştuk işte.” diyecekti. Bu facia hakkındaki düşüncesini de, bir sohbet sırasında Harbiye Nezareti Ordu Daire Başkanı Behiç Bey’e şöyle açıklayacaktı:

“Bunlar nasıl olsa bir gün ölecek değiller miydi?”

İbrişimin kozaları batsın Avşar kazaları Sarıkamış’ta kırıldı gonca gülün tazeleri.

Bardız deresi kan çağlar analar ciğerin dağlar Çil Horoz dağı ardında nice duvaklılar ağlar.

Adil GÜVENDİ, 21.12.2008

Kaynaklar:
- Genelkurmay Başkanlığı Resmi Web Sitesi (1)
- Sarıkamış Dramı (Alptekin Müderrisoğlu /p>

Yorumlar
0

Yorum eklemek, siteye girmeyi gerektirir. Siteye giriniz ya da uyemiz olunuz.

busy